http://www.1v1y.com

12 Aralık 2011 Pazartesi

Traşsızım


Traş olmayınca  kendimi hasta gibi hissediyorum. Şöyle bakımsız, hırpani, sallapati vs…
Traş olunca suratım hafifliyor sanki. Takıntılı bir bilim adamı içün… Meselâ yüzdeki sakalların ağırlığı acaba ne kadardır?
Aha! Al sana makale konusu.

 Makale deyince aklıma geldi de… Geldiydi, gitti. Ya beni aklıma niye böyle geliverip de gidiveriyor? “Zaten yarım porsiyon aklın var, ondan olmasın?” diye soracak arkadaşlara, iltifatlarından dolayı çok teşekkür ediyorum. Yarım porsiyon epey iş görür çünkü.

Sakallarımın kılları birbirine geçip de suratımı kaşındırıyor, denedim, bırakmanın bir anlamı yok. Hayır illâ, “Kardeşim sakallara özgürlük, onların da canı istediği gibi çıkmaya hakkı var!”  diyorsanız; bari bir tasma takıp yanınızda dolaştırın.

Ama rica ediyorum, şu  sakalınızı kirli bırakmayın. Nasıl bir modadır anlamam. Takım elbiseli, janti damatlar bile kirli sakal bırakıyor. Yahu adı üstünde “kirli”!

Bir de eğer trafiği tıkayacak gibi olursanız sakın izinsiz orada burada eş, dostla konuşmayın. Ayrıca izin almadan siyasi miyasi  şeyler de konuşmayın. Ha illâ bunu yapacaksınız, arasına bol “maşallah”, “inşallah”, “katarullah”, “Kuveyt-u teala”, “tespihülekber” gibi lâflar  katın ki söylediğinizde bir hikmet olduğu sanılsın. Daha da önemlisi, böylece modern ve 5 ileri 15 geri vites zekâ donanımlı muhafız-ül kâr “milletimizi” irkiltmemiş olursunuz.

Teyzenin biri “Kaldırın şu cıbıldakları!” diye feveran ediyordu zaten.
Bu millet ki   “Hışt millet! Bu millet!” falan dendiğinde hemen elinde mektubu ve hıyarıyla sıraya girip ağlayabilen bir  millettir. Metroda, otobüste, havaalanında bilet kontrolünde birbiri üstüne çıkan aziz milletimizin yağmur altında bir deftere ağlamak ve siparişlerini yazmak için nasıl düzgün sıraya girip de beklediğini görünce aklıma yıllar evvel Demokratik Almanya kırlarında sıraya girmiş otlayan inekler geldi. Hayır canım sadece çağrışım. Çaktırtı ( flaş) yani… Yoksa başka anlam çıkarmayın. Siz tam porsiyon  zeki, enfes bir kıymalı nationsınız canlarım, benim!

11 Aralık 2011 Pazar

Takvimler Yazacaktık Hani?

Ev taşımak başlı başına dert.
Bu, tıpkı bir aşkı en dürüst ve onurlu yaşarken yaşanmışlıkların o ağır ve kalleş  dokunuşu gibi koyuyor adam.
Ben seni zürafa gibi sevdim. Hani? Mektuplar yazacaktık hani?
Böyle bir şarkı vardı di mi?
Hanıma  dedim de ( “Hanım” demek lâzım şimdi. “Karıma” deyip de öküzlük etmenin âlemi yok. “Karı-koca” var ama “karım” demek yok! Zaten karım da bana “kocam” demiyor…  “Eşim” desem çok lâik olacak, darbeci marbeci diye etiketleniriz maazalllahüt tealâ vesselamül kadere {ne demekse?}. Oysa “ hanımım” ne kadar edepli ve  müttaki duruyor, değil mi? Kavrulmuş tuzsuz bıyıklarımın altından en edepli bir fısıltı halinde çıkıyor… “Hanımım” “mım mım mım” Dipten dibe bir eko… )

 “ Ya Hanım!” ( İllâ hâkim bir edâlı ünlem olacak! Ne de olsa reisim ben! Aile reisi, aile reisi! Başka bir şey değil!  Tövbe tövbe!Ayrıca buradaki “ya!”  arabik   bir hitap… Öyle lâkayıt lukayıt yalı yulu konuşmuyoruz biz tamam mı ya esfahanül lumumgutatül haşarat!)) “Hani mektuplar  yazacaktık!” diyen bir şarkı vardır, hatırlar mısın?”  diye sordum ona. O da bana:
“Ya zevcim, haremim, göz nurum, balkabağım, ayım, kabadayım.. Hatırlıyorum evet..” dedi…
Ben de ona:
“Alişar mı söylerdi o şarkıyı? Ne romantikti değil mi? Yoksa! Yoksa Nihat Doğan mı? O güzel, davudî, muhafazakâr ve nazal tınlamalı sesiyle..” diye sordum..
 O da bana…
Hayır zevc-i kabilim, kubl-ü metrukum… O Nihat Doğan öncesi  devre aitti..” demesin mi?
Âdeta dünya başıma yıkıldı! Nihat Doğan’dan önce memlekette hayat olduğun bilmiyordum oysa…  Derhal Katar’ın, Kutar’ın, Matar’ın ordularına haber saldım. Haberler  kendi başlarına artık nereye gitti, bilmiyorum. Biri “Abi haberleri zarflsak daha iyi olmaz mı?” dediydi ama. Ben ona
Ya Bin Bibekâr!  Bilmez misin ki  ufk-u nuriyenin lülelüle saçlarının kızıl batışının  o feyizli höpürtüsü bir güvercin kanadına takılıdır” dedim. O da bana “Höğğ?!” dedi. Bu kısa istişareden sonra haberleri saldım!
Yani… Yanisi o ki… Bundan sonta “Nihadî Takvime “ geçiyoruz.  Yastıkları, deve yününden nasırlaşmış, bütün   ağabeylere  arzı kiraz ederim!

Tarkanla arkanla, Bedükle falan değil aga! Dinleyeceksen adam gibi pop dinle! Ahan da sana gelsin Berkeacaaan!

10 Aralık 2011 Cumartesi

Araya Sıkışan Para

Blogun çehresi pek sıradan, ben de farkındayım ama  şablon çok hoşuma gitti.
Bu arada nedense hep bozulan cihazların içine para kaçıyor. Ufacık bir musluk için neredeyse iki yüz lira vereceğiz.

Elbette bataryalarımız altın suyuna, ne sanmıştınız?
Biz ki kevaleleri ( o ne lan?) ipekten, bukuleleri ( iyice sapıttın Osman!) satenden, donları peşiman, katta katar katartikalı  bir sülâleyiz. Biz çişimizi yapınca atmıyoruz.  Kovalara doldurup kaynatınca petrol elde ediyoruz! O bakımdan musluklarımızı altın suyuna  yatırmamız boşuna değil. Hatta şöyle söyleyeyim biz çamaşır suyu dahi kullanmıyoruz!

Ama bu  bahsettiğim musluk, doldurma musluğu.  Açınca, “Sen aslansın be abi! Pardon kanaryasın! Var mı senin gibisi? Yakşır abime!” diyor. Ayrıca sıkıp az daha para bayılırsanız, bunun İngilizce’sini , Almanca’sını ve hatta  Malayca’sını bile söylüyor! Ama Malezya’nın resmî dili İngilizce olduğundan tercihli olarak Malay İngilizcesiyle de söyletebiliyorsunuz.

Gene güneş batıyor, insan hüzünleniyor. Makinenin  servisi gelmedi, kombinin geldi, penciler burada… Tamam? Başka?

Öpülesi çitlenbik- tikky yanaklı bal böceklerim benim!
Kapının önüne kartonları bıraktım, bahçede parkta yakar, ateşin başında “ Nereye gider bu dağlaırn yolu anam anam!”  tarzı bir Tarkan şarkısıyla kendinizden geçersiniz ama… Şimdiki ikramımız bu değil…

Dinleyin bakalım.


DEPECHE MODE - FREE LOVE ile noriko75

Ikınmak

Abi ıkınıyorum ama göremiyorum!
Buraya yazdı yazdıklarımı aslında kaydetmeyecektim. O derece ciddi bir adam değilim aslında... Çok daha ciddi bir adamım. her ne kadar şu anda 3ü 1 arada içerek filtre kahve zevki ehline ihanet etsem de...

Evin sigortaları sıkıntılı. Bu "sıkıntı" lafı da güzide Orta Anadolu'mun sanayi esnafından çıkmadır,kanaatimce... Öğleden sonra güneşi  tokat gibi çakıyor yüzüme ya. Bu ne ya? Kapı da kapalı içerisi sera mübarek! gerçi kış ortasında böyle bir hal pek güzeldir aslında, nankörlüğün de manası yok.

Aslında neyin var ki? Hayat bir sudur iç iç kudur.. Böyle miydi? Herhal böyleydi.Az sonra "aşşaa" inecek bakalım ardiye denen galaksiler arası boşlukta nem kalmış. Bana sorarsanız  Hasan Kal'asında gömleğim kalmıştır ama devir tişört devri.

Valla fazla oyalandım, dayağı yiyebilirim her an! ben gider, gene görüşürüz Behlül! Sen kaç anam! Biz  delikanlıyız!

9 Aralık 2011 Cuma

DüşünMEEE!

Ev taşımak bana göre değil.
Organizasyon sıfır, zamanlama sıfır nokta beş… Dağınıklık on üzerinden bir milyon!
Tabanlarım ağrıyor, kafam ağrımıyor… Bu durumda, zaten en az kullandığım organ gayet rahat!
Tayvan’da köpek bokunu  sokaktan temizleyenlere piyango bileti dağıtılıyormuş. Ya kardeşim niye cüzi bir miktar sıcak para değil de ümit dağıtıyorsun? Bizim memlekette yapsan var yaMP binasının yanına yaklaşamazsın. Hayır kalabalıktan değil bok kokusundan…
Sıfırcı dış ilişkiler bakanımız “Suriye’nin PKK kozunu kullanacağını sanmadığını” söylemiş. Tabii canım, adam bizim keyfimizin kâhyası, ne söylersek onu yapar.
Ay gene siyaset yaptık ne kaka! Tu kaka! Tö kaka! Hayır şimdi “kak” mıydı kek miydi bi şey vardı ya sıfırcı Davut hoca söyleyip duruyordu, birilerine sarılıp o manada…
Çok politik oldum ya ayy iğrenç!
Politika pişirilip yenecek zıkkım değil. Çiğ yenince de mide bozukluğu yapıyor…
Gazetelere bakıyorum, dalga geçecek bi’ şey bulamıyorum ya. Her şey harbiden çok ciddi. Sonra zaten bi habere yorum yapacaksın, başın derde girecek… Girer mi girer. Yani dert dediğin de her kafaya uygun, gevşek bir şey… Rahatlıkla kafanı içine sokabiliyorsun.
Parmağımın arasında bir nasıl var” diyor hasta… Üstelik de azmış! Azıyor bu nasırlar! Eski nasırlar böyle miydi ya? El öper, hatır sorarlardı. Pardon ya bu “nasıl”mış…
“Nasıl”lar da başa belâ. Düşünmeyince geçiyor ama düşünmeyince de olmuyor. Aslında düşenmemek üşenmek lâzım. “Düşenmek”ne ya?
Kanaatimce şöyle bir şey. Meselâ it enikleri sana sövüyor, ellerine ne geçerse kafana atıyor, sen de  Bunlar ne yapıyor yahu?” diye düşünmek yerine üşenip gidip defter-i civanıma, arz-ı hal ediyorsun. Benim için de yaz: “ Beş kilo tam buğday unu, beş kilo toz şeker, beş kilo baklavalık un, sızma zeytinyağı,  bir kilo yarım yağlı peynir, beş ton kömür, bir tane son model tam otomatik çamaşır makinesi…
“Arz- hal” dedim de..Çok Osmanlıca oldu beah! Ama malûm yeni Osmanlıyız ya biz; Muhteşem Sülü kadar Osmanlı, Hürrişko kadar işveli ve zeki, “katar kutar ben seni, şeker katar ben seni” hesabı arabik ve Gül ağa kadar düdüğüz.
Şimdi, benim kömür kazanı  gibi ateşli zekâlı, manda kursaklı- höyük iştahlı, Convers ayakkabılı cannişkolarım! Kafanızı sıkı sıkı örterseniz zekânız kaçmaz, beyniniz sarsılmaz, merakınız boğulur. Böylece zopaya gerek kalmadan güdülebilirsiniz.
Arz-ı hal defterinizin sonuna aynı imzayı atın ki sonradan bi durum olmasın yane… Nasıl olsa hepiniz üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri yazabiliyorsunuz, imzayı da şöyle atın: “Meee!”
Tarkan'ımız markanımız kalmadı, beük müdür nedür, ondan da yok, Begüm falan zaten hiç yok... Bununla idare edin:

8 Aralık 2011 Perşembe

“Ketumiyet” ve İyi Niyet Abidesi

Çok ketumumdur ben!
Gören, heykelim sanır. Yürürken millet, ısırmayayım diye kenara çekilir.
O yüzden bilet alırken hep zorlanırım.

Bilet almak aslında  öylesine  bileti bir iştir. Yani parayı verir, bileti alırsın. Ben öyle yapamam. İllâ bi’ espri, bi’ komiklik sokuştururum araya Öyle olmazsa bilet almanın tadı çıkmaz çünkü.

Bilet almak üzerine düşününce biletçi kızarlın nasıl sıkıldığı gelir aklıma. Bilet alarak sinema sahiplerine para kazandırırken maişet derdindeki gişecileri de coşturarak hayattan bir nebze zevk almaları sağlanır.

Üzerine bir tutam tarçın, biraz çörekotu, biraz kaynasın aman aman. İçine hatmi çiçeği bir de ara gazı ver de  yenmez tadından… Zaten böyle bir şey ancak içilir, aman diyem, yemeye kalkmayın.
Boğaz mı ağrıyor, adaçayı… Kabızlık mı kayısı kurusu…

Gecenin bir yarısı, Amerikan bağımsız sineması, el altında Beretta’nın en tombul  namlusu…  Scotch Scotch dedikleri, eriktik yedikleri.

Bugün işçiler bakanı yuhalamış, inanamadım… Bakan yuhalanır mı yahu? Kolay mı yetişiyor bir bakan? Bak patlıcanın mevsimi geçti, sel felaketiydi, sera zarafetiydi, Hürrem letafetiydi amanın Nigar afetiydi, derken neler geldi geçti?

Amanın gene politik olduk, anarşik olduk, katarşik olduk…
 Katarşik ne lan?
 Valla unuttum?
 Var mıydı ki unuttun?
 İllâki vardır be abicim…

Ben lahana çorbasının varlığına inanmaz idim, merhum Akif girdi kanıma. Lahanadan çorba yapılınca, adam adamlığından utanıyor be! Şahsen benden çorba olmaz! Ha benim mercimek fikirli, fırın hararetli, tutkusu “survivor” illetli plastik  bebeklerim. Ben her gün köşedeyim, her gün beklerim.

Yok benimkisi dönmek için değil… Sen bakarsan arkana dönünce ne olacağını göreceksin e mi benim armut yanaklı, gözlüklü hünkâr yalakalarım… Öperim yanacıklarınızdan ama meymenetsiz suratlarınızdan…
 Ne koyim size? Ne istersiniz?

Bizde Tarkan yok, arkan da yok…Gökhan Üzüm heç yok! Soner Sarubabadayı falan arama bile… Ben size baba gibi birilerini vereyim de azıcık zevkiniz genişlesin be Berkecanlar!

Dinleyin bakam,   hadi iyi uykular…

7 Aralık 2011 Çarşamba

Bugün blog için ne yaptın?

Hayır nakliye için ayrı, hamaliye için ayrı ücret isteneceğini neden en başta söylemezsiniz de müşteriyi belli bir miktar alışverişe ökse ile çekersiniz?

Değil mi mihrimahım, şehribanım, taht-ı revanım, revanim, külbastım, ayakbastım, hokkam, hırkam, takunyam?

Ayol bu gün Sülüman günü, ondan gaza geldim ben. “Sen boşveriyor bana, ben istemiyor gitmek Sülüman. Macar elçisini kes, İspanyol elçisi hoş çocuk, hadi Süloş, kırma beni… Koskoca Osmanlı Hürremişko’nun şu kadarcık hatırını da kırar?”

Her bölümden sonra tarihçiler kükrüyor! Budur!
Rakıyı da şaraba katasım geliyor hane ne desem? Rakı var mıydı len Kanuni devrinde? O devirde TEKEL yoktu de mi? Gerçi şimdi de yok ama? O devir tatlı şaraplar var… Bizim millet şarabın da tatlısını seviyor, inanmazsan Aptullah Ziya hocama sor?

Mesele AOÇ’de şarap fabrikası var, rakı fabrikası yok, oldu mu şimdi bu?
Uçurtmaları osurup da uçurtmalı, sarımsaklayıp da mı saklamalı?

Evren zar biçiminde  mi? Yani kulak zarı biçiminde mi yoksa tavla zarı biçiminde mi?
Bugün fizikçi bi’ abla çıktı, oy oy oy!  Göğsüm kabardı! Dünya biliminde yirminciymişiz beah! Ne taraftan yirminciyiz, onu bilmiyorum , anlatmadı… Ya zaten geçen gün… Ben diyeyim Sebastioni Laguriecci, sen de Golfistrimo Gonciari, bunlardan birisi aradı: “ Abi sen bilirsin, bizim CERN’de acil paradigma değişikliğine gitmemiz gerekiyor. Yok mu TÜBİTAK’ta falan bi tanıdığın?” diye nasıl yana yakıla yalvardılar.

Ben tabii  Bilim Teknik’in “bilgi verici bi şeyler” yazmak için nasıl meşgul olduğunu söyledim, ayriyeten bizim nötrino mötrino gibi göptürükten  küçük işlerle uğraşmadığımızı, katar katar leyli keçilerinin fındık bokundan petrol damıtmak gibi mühim  ve fevkalâde müttaki işlerle uğraştığımızı söyledimse de dinletemedim.

O sırada hat kesildi. İnternet koptu, şoför atladı, lastik patladı.

Adamlar nötrino koşturuyor, daha telefon hatlarını düzeltemiyor kardeşim! Biz mi yapalım yani şimdi telefon şebekesini? Biz mi uğraşalım süper hızlı internetle? Biz mi yapalım  “grib” midir nedir o tuhaf yeni sanalağ şeklini? Deli bunlar ya! Resmen deli abicim!

Sen süzme canını böyle şeylere güzel kardeşim! Fındık kabuğu ateşli, ekonomik boy beynin muhakkak daha güzel  işler için meşguldür. Şimdi durup dururken işlemciyi mi  yakalım?

Abi gene ne diyor bu herif ya?”
“Mezzup len bu herif?”
“Mezzup ne lan?”
“Kezzap gibi bi’şey, ne bilim?”
“Takmış lan herif gene?”
“Takıyor oğlum, bakma lan sen buna?”
“Lan Bökçe’yi gördüm bugün valla çok güzeldi…”
“ Bize bakmaz lan o!”
“Bakmaz mı lan?”

Tarkan markan, Gökhan İkigözüm falan değil ama idare et be birader...