TTNET’in “Yeteneğe Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek Projesi”yle, gençlerimiz yeni kariyer firsatlarını keşfediyor.
Bilişim sektörüyle tanışan gençler, aldıkları eğitimlerle iş hayatına hazırlanıyor. TTNET, Türk ekonomisine destek oluyor. Siz de bu ücretsiz eğitimler hakkında bilgi almak için hemen tıklayın.
Bir bumads advertorial içeriğidir.
30 Nisan 2012 Pazartesi
7 Nisan 2012 Cumartesi
Günün Hububatesi…
Gece gene geldi iyi mi? Gitmiyor ki vesselam. Emir büyük yerden… Gene ciddiyete saplandım iyi mi? Ne saplantılıyım ben ya? Kazmalı olmak belki daha iyi olurdu ama zaten kazmanın tekiyim…Markete çocukla gitmemek lâzım aslında… Market de olmamalı aslında… Bakkal? Belki…
Tırnaklarım gene uzadı, içleri çer çöp doldu… Yağmura da yakalandım ben bu akşam… Ayağımda spor ayakkabıları, hem üşüdüm, hem ıslandım….
Fener’in durumu ne olur, bilemiyorum… Bardağı kaldırmam lâzım, onu biliyorum. Yerde kıvrışmış bir kitap ayracı duruyor, onu ne yapacağım bilemiyorum.
Sarkan kulaklık kablolarına derhal kuduz aşısı yapılmalı… Yani bana göre…. Evet ben bir bakan değilim ama benim bile kişisel görüşlerim olabilir değil mi? Lokma tatlısının kalorisi nedir bu arada?
Hoparlörleri de birbirinden ayrı tutmakta fayda var… Aralarında kardeş kavgası çıkabiliyor. Mümkünse aralarına mikrofon da sokmamak lâzım…
Dişlerimin arasında sayısız soğan kabuğu…. Ne zenginim bir bilsen ben…. Çok noktam ve az virgülüm var… Lan gece yarısı bağladın şiir koduna!
Ayaklarım buz… Çorabı kaç kat giymek lâzım yahu? İkinci kata belediye ruhsat veriyor mu, asıl soru bu…
Behlül kaçar… Ama ben buradayım, her zaman beklerim anacığım… Tarkmayan, sarkmayan şarkılarımızla bekleriz…
Ay Rukbar bu gene polipotik mi konuştu?
Yok Rubeyba’m, tamemen kaşektik…
Aman öyle olsun… Mazallah sonra dimağımız elden gider…
Sen zaten elimden aldın dimağımı, türbanına hastayım….
Ne dedin Rukbar?
Yok bir şey hayatım….
5 Nisan 2012 Perşembe
Geğirerek Geldim Koca Ovaya
Dün kuruyan sabun artıklarının moral bozucu etkisinden bahsetmiştik.
Bugün geğirtinin toplumsal dinamitleri üzerine konuşacağız. Vakt-i zamanın hayr-ül nesebince nefs-i emarenin peşinden giden, hayr- hasenatın kanadından bir tüy koparmak için didinen… Ne diyorum ben ya? Geğirmek iyi bir şeydir. Ağlaya ağlaya bir olursun yahu! Kolay mı?Kıymalı pidenin geğirtisi ayrıdır, lahmacunun ayrı! Metreyle satılan pideler itibar etmeyiniz, hep kandırmacadır. Eni ip kadar olup dişinizin arasına bilem kaçabilir!
Geğirirken gümüş yüzüklü elle ağzı örtmek iyidir… Gümüş ağızdan çıkan azotlu gazla hafifçe kararır, böylece uzatılmış sakalla beraber daha bir erkeksi hava verir insana… Bu esnada karanfil çiğnemek fevkalâde önemlidir.
Kuzey Kore’de geğirenlere “Çok yaşa “ denirmiş. Desem kim inanır? Dişlerin arasında maydanozların o kaliteli sedatif etkisi! Sormayınız ki hiçbir yerde bulunmaz bu nane ferahlığı. Maydanoz nanenin işgüzar hali ne de olsa.. Yoksa arada fazla bir evrimsel fark yok. Bonzaimin dumanı, yoktur yarin imanı!
Elinizi yıkarken sabunu tırnaklarsanız, tırnak içindeki birikmiş kirleri çok iyi temizlersiniz. Bunu lavaboyu tıkayan sabun artıklarını mıncıklayarak da yapabilirsiniz. Benden söylemesi… Tarkmayan sarkmayan, genizden gelmeyen şarkılarla gene beraberiz. Ahan da size baba gibi bir MFÖ şarkısı…
4 Nisan 2012 Çarşamba
Dinamo Kiev Kim Be?
Ne zamandır yazmıyorum. Kafam kırık olmadığı için değil… Aslında kafanın bir değer taşımamasından dolayı… Yazıp ne yapacağım ki? Bu yazıyı sarımsaklayıp saklamak mümkün olmadığına göre?..
Şimdi meselâ sabunluktaki sabunu yerine koydunuz ama altında bir miktar su kaldı. Bu su o sabunu durmadan kemirir. Sabunu kaldırınca altında yumuşamış bir yüzey görürsünüz. Bu gıcık bir durumdur. Sonra o yumuşayan sabunlar sabunluğa yapışır, önce çamursu bir tabaka meydana getirir, sonra da adeta kireçleşir. Sanırım Pamukkale travertenleri de hamamların sabunlu sularının katılaşmasıyla oluşmuş… Yani bana göre..
Tabi gene beyin sinir cerrahlarına sormak lâzım, aslını astarını onlar bilir.
Modeme yakın duran hoparlör cızırdar. Bu bir fizik kanunu… Sebebi de hoparlörle modem arasındaki elektromanyetik gıcıklaşmadır. Bunun sabunla ne ilgisi var derseniz, ilgisi şudur. Genellikle tuvalet ampulleri pek berbat yanar. Adamın içini sıkar. Yani bir tuvaletin çıplak ampulünün ışığı insanda bir def-i hacet etmek arzusu uyandırmaz. Dolayısıyla da sabunun bunalımlarıyla arada bir tür tuz biber elektorlitik dümensel dinamo meydana getirir. Olay bu…
- Yasir!...
- Efendim Rübeyba’m!
- Bu adam gene politistik konuşuyor gibi geldi bana?
- Yok nur-u bülbülü gulguleylü çemenzar-ı halbuleyim!
- Ay Yasir ne güzle caiz iltifatlar ediyorsun öyle.. İçim bir hoş oluyor ama söyleyemiyorum…
- Söyle söyle…
Tarkmayan, sarkmayan şarkılarla gene beraberiz annem... Gel sen yamacıma...
22 Mart 2012 Perşembe
CANIM ARKADAŞIMA
Güle Güle canım arkadaşımTarih milattan önce ve milattan sonra olarak anlatılır, Vanda şu sıralar her şey depremden önce ve depremden sonra olarak anlatılır.Depremden önce Van sokakları ışıl ışıldı. Koca binaların pencerelerinden süzülen ışıklara bakarken orada bir hayat olduğunu düşünmek çok hoşuma giderdi. Bu pencerenin arkasında körpe bebek ateşlenmiş anne ve babasını telaşa sokmuş, diğer pencerede karnesindeki düşük notu babasına gösterirken rengi atmış bir öğrenci kalbinin atışlarını kulaklarında duyuyordur, güzel avizeli şık perdeli pencerede bugün belki de görücüye gelinmiştir, ya da ailecek oturmuş dizi izliyorlardır, demli çaylarını yudumlayarak. Her pencerede bir heyecan, bir hayat vardır. Pencerelerdeki yumuşacık sarı ışık etrafa sıcaklık saçıyorken, beyaz ışıklara bakarken içim üşürdü bir az, ev değil de soğuk bir ofismiş gibi gelirdi. Dev binaları göremezdim, pencereleri seyretmekten.Depremden sonra ne zamandır karanlık çökmüş şehrin binalarına bakıyorum… Taşa dönmüş devler gibi sessizler. Ne bir ışık, ne bir ses, ne bir hayat. Her kes bir yerlere gitmiş, ışığını da yanında götürmüş, heyecanını da, yeknesaklığını da, sıcaklığını da, pılısını da, pırtısını da… Ne kadar öksüz kalmış bunca yuva, kahkahalar, ağlaşmalar susmuş, pencerelerdeki ışıltılar sönmüş.Bugün bir arkadaşım daha gidecek, ne zamandır ışığını yaşattığı penceresi karanlığa boğulacak. Arkasında güzel anılar, işler bırakacak. Onu her andığımızda hep beraber gülümseyeceğiz, bazı sözlerini tekrarlayıp gözlerimizden yaşlar gelene kadar kahkahalarla güleceğiz. Sonra buruk bir hüzün saracak hepimizi. Çok iyi biri ya, diyerek tekrar gülümseyeceğiz yine. Van’dan gitse de, penceresinin ışığı kapansa da yurdumun çok uzak bile olsa başka bir yerinde başka bir pencerenin ışığını açacak, oraya sevgiyi, dostluğu, mutluluğu saçacaktır.
25 Şubat 2012 Cumartesi
Tost Sonrası Kebabın Zararları
Fazla yemeyeceksin abi, olay bu. Hadi canın çekti, bir mok yedin… Bari pişman ol, bir daha yeme… Yedinse fazla yeyip de iyice sıvama!
Nerden aklıma geldi? Tabi şimdi gergenekoncu bir kısım adamlar derhal, gemi, memi, yumurta, mumurta, şirket mirket falan işlerine daldığımı, eleştirel meleştriel yaklaştığımı düşüneceklerdir. Hiç alâkası yok! Sizin yemeye cesaretiniz yok hemşerim! Siz öyle yemeye kalksanız geçleri gözünüze uyku girmez… Bak belediyedeki hacı emmiye bir selam yolluyorsun, en caizinden cukkayı yiyorsun!
Ben tamamen öğünler arası zamandan bahsediyorum. Yani tost yedikten hemen sonra kebap yemeyin diyorum. Yoksa böyle seksen altı kelime yazıp da tıkanırsınız, canlarım, mincanım… Kahve koydum fincana…

Ammar gene polikik konuşuyor bu münafık… Ne zaman susturacaksın bunu?
“Polikik” değil, politik o Ruveyda’m ayrıç “münafık” değil, münafık ama senin bahrül seddül nuriyetül fındıkül ağzına çok yakışıyor…
Ay Ammar utandırıyorsun beni…
Ben seni daha nasıl utan… Çok pardon… Tövbe…
11 Şubat 2012 Cumartesi
MUTLULUĞUN DOZU
Can sıkıntısı kader midir? Mutluluktan yoruluyor muyuz acaba? Bunun dozu var mıdır? Mesela kaç doz mutluluktan sonra sıkılmaya başlarız veya ne kadar acıdan sonra kötümserliğimizi kaybedip şu bardağın dolu tarafını görmeye başlarız? Bence bu konuları incelemek, araştırmak lazım. Zira önemli konulardır. Hep mutlu olmayı hedefliyoruz, ama tam olarak tarifini bile yapamadık...Geçin şimdi Uzak Doğu' nun çekikgözlü , aksakallı dedelerinin söylemlerini... Aynayı yatak odasına koymaz da hemen girişe yerleştirirsen ecceyip feng şui olursun, hatta evine hırsız da girmez, kendi aksini görünce evde birisi var sanıp kaçar....Salondaki çiçeklerini masanın üstüne değil de altına koyarsan var yaaaa....tüm insanların sevgisini kazanırsın...Deli olduğunu sanıp ya korkar, ya da acırlar sana. Benim tafsiyelerim çekikgözlü dedelerin tecrübelerini aşar, zira yerel versiyon. Tütsüye filan da gerek yok, ekstra masraf ve koku...
Belki de dönem dönem gelip gider şu mutluluk. Manik Depresif bir hayat sürüyoruz, haberimiz yok. Mesela normalde üzülmemiz gereken olay manik döneme denk geldiği için mutlu oluyoruz ve tersi. Amaannn, bu konular benim minnacık beyinciğimi aşar ayol. Fakat şöyle yerli malı bir bilim insanı görürsem şahsen konuyu araştırmasını isteyeceğim. Düşünsenize ne kadar rahat ederiz o zaman. Hatta ben konuyu direk Yetkili Merciilere ileteyim...Hayden hoşca galın, ey bakın kendinize... Bu sefer yerli malı, yurdun malı olsun şarkımız
...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
