http://www.1v1y.com

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Var Mısın Elli Bire?


Sanatı sanat için yapanlarla saat için yapanlara sesleniyorum. Sanat ikisi için de değildir. Sanat sakatat içindir! Kafanızı toplayın, kıçınızı dağıtın. Kafayı toplayınca mümkünse siyah poşet kullanın, sonra içindekiler belli olur maazallah!

Kafa derken hani kollarınızın arasındaki inşaat iskelesi gibi bir düzlük var ya onun ortasındaki yuvarlak çıkıntıdan bahsediyorum. benimkinin yerini bulmak ne kadar zamanımı aldı biliyor musunuz? Ya kafamın köşeli olmasından ya da omuz düzlüğünde yeri  yanlış olduğundan bilemiyorum artık.

Mahalle imamına gittim. “Senin bağlı olduğun imam ben değilim” demesin mi? Hayda! Manava gidince problem çözüldü. meğersem benim kafa iki saatte dolmuyor ama üç dakikada  boşalıyormuş!

Anlayacağın hacı benim musluklarda bir arıza varmış. Kulağımı kıvırdılar iki yandan ana vana ancak kapandı! Allah’tan henüz belediyeden gelip atık parası istemediler.

Diyorum ki kulağıma hıyar tıkasam nasıl olur? Büyür mü?

Tarkmayan, sarkmayan ibret-i alemlik şarkılarımla sizinleyim topolojik canlarım benim!

1 Mayıs 2012 Salı

Börekli Çörek


Karnım şişti … Misafirliğe gittik kötü ettik. Ha babam yüklendim böreğe… Görgüsüzlük açlıktan da beter…

Neyse… Bizim oğlanın kakası yedi mahalleden koktu. Allah’tan elektrik kesilmedi. Yani elektrik yokken kokular daha   beter oluyor. Desem başım ağrımaz çünkü saçımı kuruttum.

Altınla dolar düşüyormuş. İnsanın içi kan ağlıyor. Biri bana parmak sallarsa ne yaparım diye ödüm kopuyor. Çocuğa Fransız yerine Kolombiyalı mürebbiye tutalım dedik. Ana caddenin ortasından dere aktığı için ulaşım zor ama olsun…

Saçımın kepeği gene azdı. Elli defa da dedim. “Kırkından sonra azanı teneşir paklar!” diye dinlemedi. Zamane kepekleri pek bi arsız. 

Kafam kırık değil yeterince. Kafayı kırmak kahramanların işi… O kahramanlık da benim kredi kartımın limitinin yeteceği şey değil. Neredesin be Zagor abi?!

Hiç üç yüz kelime falan yazamam şimdi… Ciddiyet yapıştı kaldı üstüme… Amaaan aman! Sümük gibisin ama  şeffaf ve ince…
Sarkmayan Tarkmayan şarkıalrımızla gene sizinleyiz ablalarım abilerim...

30 Nisan 2012 Pazartesi

TTNET Genç Yeteneklerin Yanında!

TTNET’in “Yeteneğe Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek Projesi”yle, gençlerimiz yeni kariyer firsatlarını keşfediyor.

Bilişim sektörüyle tanışan gençler, aldıkları eğitimlerle iş hayatına hazırlanıyor. TTNET, Türk ekonomisine destek oluyor. Siz de bu ücretsiz eğitimler hakkında bilgi almak için hemen tıklayın.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

7 Nisan 2012 Cumartesi

Günün Hububatesi…

Gece gene geldi iyi mi? Gitmiyor ki vesselam. Emir büyük yerden… Gene ciddiyete saplandım iyi mi? Ne saplantılıyım ben ya? Kazmalı olmak belki daha iyi olurdu ama zaten kazmanın tekiyim…

Markete çocukla gitmemek lâzım aslında… Market de olmamalı aslında… Bakkal? Belki…

Tırnaklarım gene uzadı, içleri çer çöp doldu… Yağmura da yakalandım ben bu akşam… Ayağımda spor ayakkabıları, hem üşüdüm, hem ıslandım….
Fener’in durumu ne olur, bilemiyorum… Bardağı kaldırmam lâzım, onu biliyorum.  Yerde kıvrışmış bir kitap ayracı duruyor, onu ne yapacağım bilemiyorum.
Sarkan kulaklık kablolarına  derhal kuduz aşısı yapılmalı… Yani  bana göre…. Evet ben bir bakan değilim ama benim bile kişisel görüşlerim olabilir değil mi? Lokma tatlısının kalorisi nedir bu arada?

Hoparlörleri de birbirinden ayrı tutmakta fayda var… Aralarında kardeş kavgası çıkabiliyor. Mümkünse aralarına mikrofon da sokmamak lâzım…

Dişlerimin arasında sayısız soğan kabuğu…. Ne zenginim bir bilsen ben…. Çok noktam ve az virgülüm var… Lan gece yarısı bağladın şiir koduna! 
Ayaklarım buz… Çorabı kaç kat giymek lâzım yahu? İkinci kata belediye ruhsat veriyor mu, asıl soru bu…

Behlül kaçar…  Ama ben buradayım, her zaman beklerim anacığım… Tarkmayan, sarkmayan şarkılarımızla bekleriz…
Ay Rukbar bu gene polipotik mi konuştu?
Yok Rubeyba’m, tamemen kaşektik…
Aman öyle olsun… Mazallah sonra dimağımız elden gider…
Sen zaten elimden aldın dimağımı,  türbanına hastayım….
Ne dedin Rukbar?
Yok bir şey hayatım….


5 Nisan 2012 Perşembe

Geğirerek Geldim Koca Ovaya

Dün kuruyan sabun artıklarının moral bozucu etkisinden bahsetmiştik.

Bugün  geğirtinin toplumsal dinamitleri üzerine konuşacağız. Vakt-i zamanın hayr-ül nesebince  nefs-i emarenin peşinden giden, hayr- hasenatın kanadından bir tüy koparmak için didinen… Ne diyorum ben ya? Geğirmek iyi bir şeydir. Ağlaya ağlaya bir olursun yahu! Kolay mı?

Kıymalı pidenin  geğirtisi ayrıdır, lahmacunun ayrı! Metreyle satılan pideler itibar etmeyiniz, hep kandırmacadır. Eni ip kadar olup dişinizin arasına bilem kaçabilir!

Geğirirken gümüş yüzüklü elle ağzı örtmek iyidir… Gümüş ağızdan çıkan  azotlu gazla hafifçe kararır, böylece   uzatılmış sakalla beraber daha bir erkeksi hava verir insana… Bu esnada karanfil çiğnemek fevkalâde önemlidir.

Kuzey Kore’de geğirenlere  “Çok yaşa “ denirmiş. Desem kim inanır? Dişlerin arasında maydanozların o kaliteli sedatif etkisi! Sormayınız ki hiçbir yerde bulunmaz bu nane ferahlığı. Maydanoz nanenin işgüzar hali ne de olsa.. Yoksa arada fazla bir evrimsel fark yok.  Bonzaimin dumanı, yoktur  yarin imanı!

Elinizi yıkarken sabunu tırnaklarsanız, tırnak içindeki birikmiş kirleri çok iyi temizlersiniz. Bunu lavaboyu tıkayan sabun artıklarını mıncıklayarak da yapabilirsiniz. Benden söylemesi… Tarkmayan sarkmayan, genizden gelmeyen şarkılarla gene beraberiz. Ahan da size baba gibi bir MFÖ şarkısı…

4 Nisan 2012 Çarşamba

Dinamo Kiev Kim Be?

Ne zamandır yazmıyorum. Kafam kırık olmadığı için değil… Aslında kafanın bir değer taşımamasından dolayı…
 Yazıp ne yapacağım ki? Bu yazıyı sarımsaklayıp saklamak mümkün olmadığına göre?..
Şimdi meselâ sabunluktaki sabunu yerine koydunuz ama altında bir miktar su kaldı. Bu su o sabunu  durmadan kemirir. Sabunu kaldırınca altında yumuşamış bir yüzey görürsünüz. Bu gıcık bir durumdur.  Sonra  o yumuşayan sabunlar sabunluğa yapışır, önce çamursu bir tabaka meydana getirir, sonra da adeta kireçleşir. Sanırım Pamukkale travertenleri de hamamların sabunlu sularının  katılaşmasıyla oluşmuş… Yani bana göre..

Tabi gene beyin sinir cerrahlarına sormak lâzım, aslını astarını onlar bilir.

Modeme yakın duran hoparlör  cızırdar. Bu bir fizik kanunu… Sebebi de  hoparlörle modem arasındaki elektromanyetik gıcıklaşmadır. Bunun sabunla ne ilgisi var derseniz, ilgisi şudur. Genellikle tuvalet ampulleri pek berbat yanar. Adamın içini sıkar. Yani bir tuvaletin çıplak ampulünün ışığı insanda bir def-i hacet etmek arzusu uyandırmaz. Dolayısıyla da  sabunun  bunalımlarıyla arada bir tür tuz biber elektorlitik dümensel  dinamo meydana getirir. Olay bu…
-          Yasir!...
-          Efendim Rübeyba’m!
-          Bu adam gene politistik konuşuyor gibi geldi bana?
-          Yok nur-u bülbülü gulguleylü çemenzar-ı halbuleyim!
-          Ay  Yasir ne güzle caiz iltifatlar ediyorsun öyle..  İçim bir hoş oluyor ama söyleyemiyorum…
-          Söyle söyle…


Tarkmayan, sarkmayan şarkılarla gene beraberiz annem... Gel sen yamacıma...

22 Mart 2012 Perşembe

CANIM ARKADAŞIMA



Tarih milattan önce ve milattan sonra olarak anlatılır, Vanda şu sıralar her şey depremden önce ve depremden sonra olarak anlatılır.
            Depremden önce Van sokakları ışıl ışıldı. Koca binaların pencerelerinden süzülen ışıklara bakarken orada bir hayat olduğunu düşünmek çok hoşuma giderdi. Bu pencerenin arkasında körpe bebek ateşlenmiş anne ve babasını telaşa sokmuş, diğer pencerede karnesindeki düşük notu babasına gösterirken rengi atmış bir öğrenci kalbinin atışlarını kulaklarında duyuyordur, güzel avizeli şık perdeli pencerede bugün belki de görücüye gelinmiştir, ya da ailecek oturmuş dizi izliyorlardır, demli çaylarını yudumlayarak. Her pencerede bir heyecan, bir hayat vardır. Pencerelerdeki yumuşacık sarı ışık etrafa sıcaklık saçıyorken, beyaz ışıklara bakarken içim üşürdü bir az, ev değil de soğuk bir ofismiş gibi gelirdi. Dev binaları göremezdim, pencereleri seyretmekten.
            Depremden sonra ne zamandır karanlık çökmüş şehrin binalarına bakıyorum… Taşa dönmüş devler gibi sessizler. Ne bir ışık, ne bir ses, ne bir hayat. Her kes bir yerlere gitmiş, ışığını da yanında götürmüş, heyecanını da, yeknesaklığını da, sıcaklığını da, pılısını da, pırtısını da… Ne kadar öksüz kalmış bunca yuva, kahkahalar, ağlaşmalar susmuş, pencerelerdeki ışıltılar sönmüş.
            Bugün bir arkadaşım daha gidecek, ne zamandır ışığını yaşattığı penceresi karanlığa boğulacak. Arkasında güzel anılar, işler bırakacak. Onu her andığımızda hep beraber gülümseyeceğiz, bazı sözlerini tekrarlayıp gözlerimizden yaşlar gelene kadar kahkahalarla güleceğiz. Sonra buruk bir hüzün saracak hepimizi. Çok iyi biri ya, diyerek tekrar gülümseyeceğiz yine. Van’dan gitse de, penceresinin ışığı kapansa da yurdumun çok uzak bile olsa başka bir yerinde başka bir pencerenin ışığını açacak, oraya sevgiyi, dostluğu, mutluluğu saçacaktır.
            Güle Güle canım arkadaşım